GOODBYE BAFANA / ÖZGÜRLÜĞÜN RENGİ – Halime Öcal Çoğulu
Goodbye
Bafana, Nelson Mandela’nın
gardiyanlığını yapan James Gregory’nin Bob Graham ile birlikte yazdığı, aynı
adı taşıyan romanından sinemaya uyarlanmış ve Türkçeye Özgürlüğün Rengi olarak çevrilmiş
bir film. Filmde, Güney Afrika’da dört
milyon beyazın yirmi milyon siyahı yönettiği, apartheid rejimin her alanda
siyahlarla beyazları birbirinden ayırdığı 60’lı yıllarla, Mandela’nın özgür
bırakıldığı 1990 yılı arasında yaşananlar anlatılıyor. James Gregory, Mandela’nın doğduğu Transgay
bölgesinde büyümüş, kardeşi olmadığı için oradaki yerli çocuklarla arkadaşlık
etmiş ve onların ana dili olan Xhosa dilini öğrenmiştir. Neredeyse yirmi sene boyunca Mandela’nın
gardiyanlığını yapmasının sebebi onun dilini biliyor olmasıdır. Görevi onun ve arkadaşlarının mektuplarını ve
görüşmelerini takip etmek, gerekirse sansürlemek ve siyasi mesajlar içerdiği
durumlarda yönetimi bilgilendirmektir. Başlangıçta,
Güney Afrika’daki birçok beyaz gibi o da siyahlara karşı ırkçı önyargılarla
doludur ancak Mandela’yı tanıdıkça ve onun fikirlerini öğrendikçe bu
yargılarından kurtulur. Film bu yönüyle
bir yandan ülkenin diğer yandan da bir bireyin değişim öyküsünü anlatıyor. Bu yazıda Goodbye
Bafana adlı film Foucault’nun iktidar, iktidarın uygulanma biçimleri,
bireyin kendine dayatılan bireyselleştirme biçimine karşı mücadele etmesi üzerine
söylemleri açısından incelenecek ve incelemede Foucault’nun seçme yazılarının
olduğu Özne ve İktidar kitabından ve
Ferda Keskin’in kitaba yazdığı sunuş bölümünden yararlanılacaktır.
Apartheid
uluslararası terminolojide ırkçı siyasetle yönetim anlamına geliyor.
Avrupalı azınlığın ülkeyi yönetmesi için düzenlenen bu rejim Güney Afrika’da
1950’de uygulanmaya başlıyor ve ülkenin vatandaşlarını siyahlar, melezler ve
beyazlar şeklinde gruplara ayırıp yönetimi beyazlara veriyor. Birtakım
yasalarla düzenlenen bu yönetim şeklinde siyahlar oy kullanma, toprak sahibi
olma, eşit iş ve eğitim, beyazlarla aynı bölgelerde yaşama gibi haklardan
mahrum bırakılıyorlar. Liderliğini Nelson Mandela’nın yaptığı Afrika Ulusal
Kongresi 1960’larda başladığı pasif direnişi 1994’te rejim resmi anlamda tarihe karışana kadar sürdürüyor. Foucault’ya göre, “Genel olarak üç tip
mücadele olduğu söylenebilir: Ya tahakküm biçimlerine (etnik, toplumsal ve
dinsel) karşı yürütülen mücadeleler, ya bireyi ürettikleri ürünlerden ayıran
sömürü biçimlerine karşı yürütülen mücadeleler, ya da bireyi kendisine bağlayan
ve bu şekilde diğerlerine tabi kılan duruma karşı yürütülen mücadeleler (tabi
kılmaya karşı, öznellik ve boyun eğdirme biçimlerine karşı mücadeleler)” (63). Bu film özelinde bu mücadele biçimlerinin
ilkinden ve sonuncusundan bahsedilebilir:
Hapishanedeki ve dışarıdaki siyahların devlet eliyle uygulanan, yasalarla desteklenen ayrımcı yönetime ve tahakküme
karşı mücadelesi ile kuralları
uygulamakla yükümlü çavuş Gregory’nin kendisini askeri söyleme tabi kılan algılama
biçimi, dünya görüşü ve deneyimleri ile mücadelesi.
Goodbye
Bafana’da Güney Afrika’nın bağımsızlık
mücadelesi bireye indirgenerek anlatılıyor ve siyahların özgürlük uğruna
verdikleri mücadele ve çektikleri sıkıntılar çoğunlukla Nelson Mandela ve
arkadaşlarının hapishane koşulları üzerinden yansıtılıyor. Hareketin lideri olan Mandela’nın yirmi yedi
sene hapishanede tutulması beyazların elinde olan devlet iktidarının zaman
zaman tahakküme varan uygulamalarının, baskı ve kısıtlamaların başlı başına bir
temsili. Filmde, hareketi Mandela’yı ehlileştirerek ve
Mandela’nın çıkarlarına uygun teklifler yaparak sonlandırmayı planlayan
yetkililer müthiş bir irade ve dirençle karşılaşırlar. Ona, bir sözüyle silahlı direnişi bıraktırmayı
ve karşılığında bireysel olarak kurtulmayı teklif eden yetkililer “Sadece özgür
insanlar anlaşma yapabilir. Mahkumların
anlaşma yapma özgürlüğü yoktur. Ben ve
insanlarım özgür değilken hiçkimseye bir söz veremem, vermeyeceğim” cevabıyla
karşılaşırlar. Foucault’nun sözleriyle
söylersek Mandela burada, tamamen keyfi olan ve aslında ekonomik sebeplerle sorunsallaştırılan
şey olan siyahların özgür olamayacağı durumunu reddetmekte; yeni bilgi
alanları, normlar ve kurallar yaratarak kendisini ve tüm siyahları bu durumun yarattığı deneyimlerin öznesi
olarak görmek isteyen iktidarı geri
çevirmektedir. Ona göre “iktidardakiler
sana özgürlüğünü vermeyi kabul etmezse, özgürlüğe ulaşmanın tek yolu güç
kullanmaktır” ve silahlı mücadele devam eder. Mandela’nın yaklaşık on sekiz senesini
geçirdiği Roben adasındaki hapishanede siyahların üzerinde korkunç bir baskı
vardır. Sebepsiz yere saatlerce taş
kırarlar, altı ayda bir kere siyasi meseleler içermeyen ve koşullarından
bahsetmeyen bir mektup yazma hakları vardır.
Aynı şekilde sadece altı ayda bir dışarıdan mektup alabilirler ve bir
akrabaları ile görüşebilirler.
Mektupları satır satır incelenir ve sakıncalı görülen her şey
sansürlenir. Dışarıyla ve birbirleriyle iletişimleri neredeyse kesilmiştir. “Bir birey ya da bir toplumsal grup bir
iktidar ilişkileri alanının önüne set çekmeyi ya da bu iktidar ilişkilerini
etkisiz ve hareketsiz bir duruma sokmayı ve hareketin tersine dönebilmesini
tamamen engellemeyi (gerek ekonomik, gerekse siyasi ya da askeri olabilecek
araçlarla) başardığı zaman, tahakküm durumu diye adlandırılabilecek bir durumla
karşı karşıyayız demektir. Böyle bir
tahakküm durumunda, özgürlük pratiğinin var olmadığı veya ancak tek taraflı
biçimde var olacağı ya da son derece dar kapsamlı ve sınırlı kalacağı
tartışmasızdır” (224). Hapishanedeki
siyahların fiziksel koşulları onların hareketlerini bile kısıtlamaktadır. Elleri ve ayakları zincirli bir biçimde çalışırlar
ve ayrı ayrı hücrelerde kalırlar. İzinsiz konuştukları zaman ağır cezalar
alırlar. Sürekli “pislikler, aptallar, saygısızlar” şeklinde hakaretlere maruz
kalırlar. Foucault’nun ortaya koyduğu tanım
üzerinden baktığımızda hapishanede yaşananlar tamamen tahakkümdür çünkü iktidardan bahsedilebilmesi için
tarafların tepki verebiliyor olması gerekmektedir. “İktidar yalnızca özgür özneler üzerinde ve
yalnızca özgür oldukları sürece işleyebilir...Bir iktidar alanı tıkandığında,
yönetim ve yapılandırma ilişkisi tek yönlü, sabit ve tersine çevrilemez hale
geldiğinde artık iktidar ilişkilerinden söz edilemez. Böyle bir durumda artık yalnızca tahakküm
(domination) vardır ve tahakkümün olduğu yerde iktidar ilişkisi olamaz” (21). Zaten bir adada, üstelik zincir ve
prangalarla bağlanmış insanlarla iktidardakiler arasında herhangi bir tersine
çevrilirlikten bahsetmek imkânsızdır.
Foucault bir iktidar
analizi yapmak için tek bir iktidardan
değil, iktidarlardan söz etmemiz gerektiğini söyler. “Bir toplum, bir
iktidarın, sadece tek bir iktidarın uygulandığı üniter bir gövde değildir; bir
toplum gerçekte, farklı ama yine de spesifiklerini muhafaza eden iktidarların
yan yana gelmesi, ilişkisi, koordinasyonu ve hiyerarşisidir” (145). İktidar her
yerdedir ve onu içselleştiren insanlar tarafından da kullanılarak sistemin
işleyişine katkıda bulunur; sadece güç ve şiddet kullanarak var olmaz, pozitif
mekanizmayla işler, yani insanların düşünce ve eylemlerinde var olur. Bu bağlamda filmde de sadece yasalarla ve
kurallarla idare edilen bir devlet iktidarından bahsetmek eksiklik olur. Farklı işleyiş biçimleri olan birçok iktidar
modeli görülebilir Goodbye Bafana’da.
Gregory ve karısının hem çocukları hem
de kendileri ve birbirleri üzerine uyguladıkları
iktidar biçimi, zencilerin işe yaramaz, hırsız, terörist, tecavüzcü olduğu
söyleminin yayılmasında en az resmi
iktidar kurumları olan hükümet ve hapishane yönetiminin yaptığı kadar işlevlidir. Filmin başlarında aile,
Gregory’nin Roben adasındaki yeni görevi için gemi ile yolculuk yaparken anne
babanın çocuklara söylediği şu cümleler bu söyleme sorgusuz sualsiz nasıl dahil
olduklarını gösterir: “Siyahlarla
beyazları hapishanede bile karıştırmayız”, “Bunlar sadece suçlu değil canım,
bunlar terörist, tüm beyazları yok etmek ve topraklarımızı elimizden almak
istiyorlar”, “Onları bu yüzden adaya kapattık”
Filmin ilerleyen bölümlerinde sokakta izin belgeleri kontrol edilen
siyahların şiddete uğradığına tanık olup bunalıma giren ve sorular soran
kızlarını rahatlatmak için “bizim izin belgesine ihtiyacımız yok, çünkü biz
beyazız”, “bu apartheid, bizim yaşam biçimimiz, beyazlar bir tarafta siyahlar
bir tarafta” şeklinde cevaplar veren baba ve durumu “bu Tanrı’nın isteği tatlım
ve biz Tanrı’yı sorgulamayız, öyle değil mi?” diyerek kesin sonuca ulaştıran
anne, aslında kafası karışan çocuğu
“normalleştirmeye” ve onu “doğru” tarafa yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Ferda
Keskin’in Özne ve İktidar’ın sunuş
kısmında söylediği gibi: “İktidar bir eylemler kümesinin başka bir eylemler
kümesi üstünde etkili olduğu bir bütünsel yapıdır. İktidar, davranışları ve davranışların mümkün
sonuçlarını yönlendirmektir. Bu yüzden
Foucault iktidarı, bireylerin ya da grupların (delilerin, hastaların,
suçluların, çocukların, vb.) davranışlarının yönlendirilme biçimi, yani bir
“yönetim” sorunu olarak tanımlıyor.” (21).
Diğer yandan Gregory kendisine bağlı çalıştığı, Devlet
Güvenlik Ofisi’nden Binbaşı Peter Jordan’ın, önemini “beni hayalkırıklığına uğratırsan
ülkeni hayalkırıklığına uğratırsın” biçiminde özetlediği görevini ilk başlarda uysalca icra ederken mutludur. Sansür ofisinin şefliği önceki görevine göre
çok daha iyi bir pozisyondur. Kendini
tanıtmak için mahkumların karşısına çıktığı ilk gün onları, “kurallara uymazsanız
hayatlarınızı şu an olduğundan daha kötü bir hale getiririm”, diye tehdit
ederek işe başlamıştır. Oysa zencilerin
suçlanmasının en büyük sebeblerinden biri olan Özgürlük Beyannamesi’nde ne
yazdğına dair en ufak bir fikri yoktur. Büyük çoğunluk gibi, kulaktan dolma
bilgilerle donanmıştır; siyahların bütün beyazları öldürmek ve topraklarını
ellerinden almak istediklerini düşünmektedir. “Hakikat oyunu”nun kuralının bozulmaması için
bu belge merkezi kütüphanenin yasaklı eserler bölümünde saklanmaktadır ve
ortalıkta kopyalarını bulmak mümkün değildir.
Zaten beyazların o beyannamede ne yazdığını öğrenmek gibi bir derdi de
yoktur. Mandela’nın etkisiyle o beyannameye ulaşınca aslında söylemin nasıl
çarpıtıldığını ve farklı bir biçimde nasıl yeniden kurulmuş olduğunu görür. Beyannamede siyahların beyazlar üzerine
uygulayacağı şiddete dair tek bir kelime bile yoktur. Tersine tüm vatandaşlarının eşit haklarla var
olacağı bir sistem tahayyül edilmektedir. Gregory’nin aktardığı bilgiler yüzünden
Mandela’nın eşi tutuklandıktan; ehliyet
ve araba aldığını bildirdikten kısa bir süre sonra Mandela’nın oğlu trafik
kazasında öldükten; hapisten çıkacak
olan bir mahkumun nerede saklanacağını söyledikten birkaç gün sonra o mahkum
gizlendiği yerde polisin yaptığı baskın sonucunda katledildikten sonra
Gregory’i kendini ve nelere alet olduğunu sorgulamaya ve değişmeye başlar. Mandela
ile sohbet eder, onun söylediklerini karısına aktarır. Ancak karısı mücadele
etmesi gereken engellerden biridir.
Çünkü sürekli geçim derdinden, çocukların eğitiminden, bu işin onlar
için ne kadar önemli olduğundan, hatta durumlarının iyileşmesi için terfi alması
gerektiğinden bahsedererek üzerinde baskı oluşturmaktadır. Gregory artık bir yandan işini diğer yandan mahkumlara
karşı insanlığını kaybetmemek için uğraşmaya başlar. Foucault’nun dispositifler diye adlandırdığı,
söylemsel olan ya da olmayan ilişkilerin oluşturduğu, onu itaatkâr hale
getirmeye çalışan kurumlar, yasalar, düzenleyici kararlar, ahlaki önermeler ile
kuşatılmıştır (18). Aile de onu
yönlendiren ve kararlarını etkileyen bir kurum olarak karşısında
durmaktadır. Kimi zaman otoritenin
baskısına dayanamayıp düzenle işbirliği yapar kimi zaman da yakaladığı küçük
fırsatları değerlendirip Mandela’ya insanca yaklaşır. Noel yaklaştığı için Mandela’nın karısına bir
parça çikolata vermesine izin bile verir ancak bu olay gazetelere yansıyıp, en
yüksek rütbeli asker işinden olunca adada yaşayan diğer askerler ve aileleri
Gregory’i ve eşini taciz etmeye başlar. Foucault,
bir toplum içindeki iktidar ilişkilerinin analizinin bir dizi kurumun
incelenmesine, hatta “siyasi” sıfatını hak eden bütün kurumların incelenmesine
indirgenemeyeceğini söyler. Ona göre “ İktidar ilişkileri, toplumsal ağlar
bütününde kök salmıştır” (79). İktidar
tanımıyla bağlantılı olarak başkalarının eylemlerini yönlendirmenin farklı
biçimleri vardır ve bu iktidar ilişkilerinin devletten türemiş olması değil
kendilerinin devletleşmiş olmasıdır önemli olan. Karısının Gregory’e yaptığı duygu sömürüsü ve
psikolojik baskı bu bağlamda değerlendirilmese bile ada halkının Gregory ve
eşine davranışları tam da bu devletleşmiş iktidar ilişki biçimini
yansıtır. Arkalarında devlet
politikalarının ve hapishane uygulamalarının
desteğini bulan birkaç subayın, Gregory’e “karını da beyaz kadının tadına
baksınlar diye zenci koğuşlarına götürdüğünü duyduk”, diye hakaret etmeleri,
iktidar birazcık sarsılır gibi olduğunda uygulayıcılarının ne kadar ileri
gidebileceklerini gösterir. İktidarın
korunması için her türlü yol, yöntem, tavır, davranış rasyonelleştirilebilir. İktidarın
korunması için ille de her zaman fiziksel şiddet gerekmez. Hatta bazen insanların sosyalliğini tehdit
eden dışlama, soyutlama, toplumdan tecrit etme gibi yöntemler şiddetten daha
etkili olabilir. Ancak Gregory bu tehdit ve hakaretler karşısında tavrını
değiştirmez, onun yerine başka bir yere nakil ister. Ancak Mandela’nın dilini bilen tek gardiyan
olduğu için önemlidir ve nakil isteği iki kere geri çevrilir. Bu anda vereceği karar çok önemlidir ve iktidarla uzlaşıp
tahakküm uygulamalarına ortak olmak yerine yerine istifa etmeyi tercih eder. Yönetime bu sayede geri adım attırmayı başaran
Gregory başka bir şehirde sadece mektupları kontrol etmekle görevlendirilir ve yönetimle
ilişki kurmaktan kurtulur. Yıllar sonra uluslararası baskı artıp Mandela
daha iyi koşullardaki hapishanelere ve mahkumiyetinin son yıllarında da bir
çiftlik evine alındığında onun gardiyanlığını yapar ve bir anlamda da arkadaşı
olur.
Foucault “Günümüzün siyasi, etik, toplumsal ve felsefi
sorunu, bireyi devletten ve devletin kurumlarından kurtarmaya çalışmak değil;
kendimizi hem devletten hem de devletin bireyselleştirme türünden
kurtarmaktır. Yüzyıllardan beri zorla
dayatılmakta olan bu tür bireyselliği redderek yeni öznellik biçimlerine
geçerlilik kazandırmak durumundayız” (68) diyerek insanlara bir çeşit direniş
önerir. Goodbye Bafana’da çavuş Gregory ailesini geçindirmek zorunluluğu
yüzünden kendini devletten tam olarak
kurtaramasa da devletin bireyselleştirme biçiminden bir parça olsun
kurtarabiliyor. Başlangıçtakinden çok
daha farklı bir öznellik yaratarak kendine dayatılan kimliği bir anlamda
reddedip yeni bir kimlik yaratıyor, kendisini “kurulmuş deneyimlerin öznesi
haline getiren iktidarı” az da olsa sarsıyor.
Güney Afrika’nın siyah vatandaşlarının ve Nelson
Mandela’nın tarihe geçmiş olan mücadelesi sonucunda, 1994 yılında, ilk defa siyahlarının
oyunun da geçerli olduğu seçimler yapılır ve Mandela Güney Afrika Cumhuriyeti’nin
ilk başkanı olur. Bu mücadele
Foucault’nun bahsettiği birinci tip mücadelenin zaferle sonuçlanan bir
örneği. Diğer yandan filmin asıl konusu
olan, Gregory’nin önyargılarla dolu ırkçı bir askerden, insanların renklerine bakılmadan eşit olmaları
gerektiğine inanan bir gardiyana dönmesinin, üstelik bunu “hakikat oyunları”nın
kurallarının çok sıkı takip edildiği askeri bir kurumun bir öznesi olarak
yapabilmesinin öyküsü etkileyici bir biçimde işlenmiş. “Foucault’ya göre bu
deneyimlerin ve özneleri hakkında oluşturdukları hakikatlerin sorunsallaştırma
yoluyla tarihsel olarak kurulmuş olduklarını görebilmenin, yani kendimizin
tarihsel bir ontolojisini yapabilmenin çok önemli bir sonucu var: bu
hakikatlerin olumsal olduğunu, çizdikleri sınırların aşılamaz olmadığını ve bu
sınırların dayattığı bireysellik ve kimliğin dönüştürülebilir olduğunu
göstermesi (15).
Kaynakça:
Foucault, Michel. Seçme Yazılar 2. Çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay. Haz. Ferda Keskin. İstanbul: Ayrıntı
Yayınları, 2005